Makaleler


Kendini Ötekinde Bulmak ve İlişki ile Var Olmak

Kendini Ötekinde Bulmak ve İlişki ile Var Olmak 29.08.2025

Psikanalitik düşüncede kendilik, hiçbir zaman tek başına ve kendi kendine var olan bir yapı olarak ele alınmaz. Bir benliğin oluşumu, her zaman bir ötekinin varlığına bağlıdır. Bu öteki yalnızca dışsal bir kişi değil, aynı zamanda iç dünyada temsil edilen, duygulanımları ve yüklenen anlamlarıyla birlikte benliğin içine kazınmış bir figürdür.

Kendilik ve öteki arasındaki bağın en erken sahneleri, insanın dünyaya gözlerini açtığı ilişkilerde saklıdır. Henüz ben ile öteki arasında belirgin sınırların olmadığı bu ilk deneyimlerde, ötekinin yüzü, sesi, dokunuşu, besleyen ya da geri çeken varlığı, kendiliğin iç dünyasında izler bırakır. Bu izler yalnızca anı değil, aynı zamanda içsel temsillerin temel malzemesidir. Ötekiyle kurulan bağ, içe alınır. Sevilen, kızılan, beklenen, kaybedilen ötekiler, kendiliğin yapısında birer parça olarak yaşamaya devam eder.

Erken dönemden itibaren birey, kendi varlığını ötekinin bakışı, sesi ve tepkileri aracılığıyla deneyimler. Bu deneyimler, bir yandan benliğin sürekliliğini desteklerken, öte yandan da yarılma ve eksikliklerin kaynağı olabilir. Bu nedenle kendilik, yalnızca içsel süreçlerin değil, ötekiyle kurulan ilişkinin izlerinden şekillenen bir yapıdır. Öteki, yalnızca anne, baba veya toplumsal figürlerden ibaret değildir. Daha temelde, bireyin deneyimlerini düzenleme ve kendini tanıma biçiminin içinde işleyen bir konumdur. Bu konum kimi zaman taşıyıcı, güven verici bir işlev görürken; kimi zaman sınırlayıcı, eleştirel ya da cezalandırıcı bir nitelik taşır.

Ötekinin tanıması ve onayı, benliğin oluşumu için temel koşullardan biridir. Bu onayın yokluğu ya da süreksizliği ise kimlik algısında kırılganlık yaratabilir. Kişinin kendi duygularını, arzularını ve ihtiyaçlarını sahiplenebilmesi, ötekinin bu ilk işlevine dayanır.

Kendilik ile öteki arasındaki bağ, yalnızca çocukluk döneminde değil, yaşam boyunca devam eden bir süreçtir. Geçmişteki öteki temsilleri, sonraki ilişkilerde yeniden canlanır. Böylece birey, dış dünyadaki kişilerle ilişki kurarken aynı zamanda içselleştirdiği öteki imgelerini de deneyimler. Bu nedenle, kişi bir başkasına yöneldiğinde yalnızca o anki ilişkiye değil, geçmişte içselleştirilmiş figürlerle birlikte yaklaşır. Sevgide, öfkede, hayal kırıklığında ya da beklentide, geçmişin sahneleri yeniden oynanır. Ötekinin gözündeki bakış, bazen bir ebeveynin onayı kadar güven verici olabilir, bazen de erken bir eksikliğin yankısını hatırlatır. Kendilik, bu içsel sahnelerle dış gerçeklik arasında sürekli bir müzakere halindedir.

İnsan, bir başkasının gözünde yalnızca şimdiki hâliyle değil, iç dünyasında taşıdığı bütün öteki parçalarıyla görünür olur. Ve belki de gerçek yakınlık, hem kendiliğin hem de ötekinin bu çokluğunu, bütünlüğe varma çabasını tanıyabilmekle mümkündür. Ötekinin varlığı bu yüzden çift yönlüdür. Hem dışsal bir ilişki figürü hem de iç dünyada yaşayan, parçalara ayrılmış, bazen idealize edilmiş bazen de değersizleştirilmiş temsillerin yansıması. Kişi kendi içindeki bu öteki parçalarıyla ilişki kurmadan dış dünyada ötekiyle sahici bir karşılaşma yaşamakta zorlanır. Çünkü dışsal öteki çoğu kez içsel ötekilerin gölgesiyle görülür.

Kendilik ve öteki arasındaki sınırın sağlıklı biçimde oluşabilmesi, bu içsel temsillerin belirli bir bütünlük kazanmasına bağlıdır. İçinde bölünmüş, birbirine karşıt ve çatışmalı ötekiler barındıran bir kendilik, dış dünyadaki ötekiyle de parçalı, gelgitli ilişkiler kurar. Oysa iç dünyadaki bu parçaların belirli bir bütünlüğe kavuşması, kişiye hem kendi varlığını daha istikrarlı hissetme hem de ötekine daha sahici bir biçimde yaklaşabilme imkânı verir.

Klinik ortamda bu dinamik, terapistle kurulan ilişkide açık biçimde gözlemlenir. Terapistle kurulan bağ, yalnızca şimdiki zamanda iki kişi arasındaki bir etkileşim değil, aynı zamanda geçmişteki ötekilerin yankılarının tekrar sahneye çıkmasıdır. Kendilik, ötekinin algılanış biçimine göre genişler, daralır ya da parçalı bir hale gelir.

Bu bağlamda “Ben kimim?” sorusu, aslında “Ötekiyle nasıl bir ilişki içindeyim?” sorusuyla birlikte ele alınmalıdır. Kendi varlığını ötekinin talepleri ve beklentileri üzerinden tanımlamak, bireyin kendi arzularına yabancılaşmasına yol açabilir. Bu, bireysel düzeyde olduğu kadar toplumsal düzeyde de geçerlidir. Kültürel normlar ve toplumsal idealler, bireyin üzerinde ötekinin farklı bir yüzü olarak etki eder. Bu etkiler, bireyin kendiliğini bastıran ya da yönlendiren içsel temsiller haline gelir.

Psikanalitik çalışma, ötekinin etkisini ortadan kaldırmaya değil, bu etkinin nasıl işlediğini anlamaya yöneliktir. Ötekinin hangi koşullarda benliği desteklediğini, hangi koşullarda bastırdığını görmek, terapinin temel hedeflerinden biridir. Terapide birey, ötekiyle olan içsel ilişkisini yeniden deneyimler ve dönüştürme olanağı bulur. Böylece kendilik, ötekinin mutlak taleplerine bağımlı kalmadan, ama aynı zamanda ötekisiz bir boşlukta da kaybolmadan, daha esnek ve bütünlüklü bir yapıya kavuşabilir. Sonuç olarak, kendilik sabit bir öz değil, ötekiyle kurulan ilişkilerin izlerinden oluşmuş bir sürekliliktir. Öteki, hem destekleyici hem de sınırlayıcı işlevleriyle bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Psikanalitik bakış, bu çift yönlü dinamiği kavramaya ve kişinin kendi arzularını ötekinin baskısından ayırt edebilmesine zemin hazırlar. Böylelikle birey, ötekiyle bağı içinde kaybolmadan, kendi kendiliğini daha sağlam bir biçimde kurabilir.