Psikoterapide Güven ve İyileşme
Psikoterapi odası, gündelik yaşamın bilinçli akışından farklı bir zaman-mekân örgüsüne sahiptir. Bu oda, sıradan bir konuşmanın ötesine geçer. Burada kelimeler yalnızca anlam iletmekle kalmaz, bir geçmişi çağırır, bir bedeni konuşturur, bir yarayı açığa çıkarır. Ancak bu açığa çıkış, rastgele ya da kendiliğinden değil; güvenin ince dokusuyla örülmüş, zamanla kurulan bir bağ içinde mümkün olur.
Psikanalitik terapide güven, yalnızca terapötik ittifakın bir koşulu değil, aynı zamanda iyileşmenin ta kendisidir. Psikanalitik kuramda güven, bilinçdışı süreçlerin karmaşıklığı içinde şekillenir. Bir bireyin terapiste duyduğu güven, yalnızca onun şimdi’deki bir kişi olarak algılanmasından doğmaz; o kişi, aynı zamanda aktarım nesnesidir. Yani, geçmişten taşınan bir figürün/figürlerin bugündeki yansımasıdır. Dolayısıyla güven, terapistin kişiliğine değil, daha çok onun üzerine projekte edilen figürlere yöneliktir. Bu hem güvenin temelini oluşturur, hem de onun kırılganlığını açık eder.
Güven, doğrudan verilebilen ya da talep edilebilen bir şey değildir. O, bir bekleyişin, bir denemenin, hatta bazen bir hayal kırıklığının ardından gelen küçük bir teslimiyetle doğar. Bazı danışanlar için güven bir an meselesi iken, bazıları için yıllara yayılan bir sarkaç gibi gelir-gider. Özellikle erken nesne ilişkilerinde travmatik izler taşıyan danışanlar için güven, aynı zamanda bir kayıp tehdididir: Güvendiğinde, bir yıkımın tekrarını davet ediyor olabilir.
Birinin terapiste güvenmesi, sadece kişisel bir yakınlık hissi değil; bilinçdışı materyalin sahneye davet edilmesi anlamına gelir. Freud’un belirttiği gibi, bastırılmış içerikler, yalnızca karşılanabileceklerinden emin olduklarında kendilerini gösterirler. Bu nedenle güven, bilinçdışının kapılarını aralayan bir eşik gibidir. Analitik süreçte güven, danışanın yalnızca anlatabilmesi değil, aynı zamanda "yeniden yaşayabilmesi" için bir zemin oluşturur. Travmalar, utançlar, arzular ve inkârlar, hepsi bu zeminde yeniden temsil edilebilir hâle gelir. Bion’un terimiyle söylersek, analist, danışanın sindiremediği deneyimleri içselleştiren ve sonra dönüştürülmüş biçimde geri veren bir container işlevi görür. Bu süreçte güven, yalnızca bir ilişki dinamiği değil, aynı zamanda bir düşünme alanıdır.
İyileşme, psikanalitik süreçte çoğunlukla mutlak bir düzelme biçiminde değil, bir dönüşüm biçiminde yaşanır. Güvenin olduğu yerde, tekrar eden döngüler anlamlandırılabilir hale gelir. Kişi, aynı acıyı yaşasa bile, bu kez farklı bir yerden tanıklık eder kendine. Freud’un "acıya bir anlam vermek, onu tekrar yaşamaktan korur" düşüncesi, burada önem kazanır. Güvenle kurulan analitik bağ, danışana bu anlamı üretme şansı sunar. Bu, çoğu zaman sözcüklerle değil, sessizliklerle, tekrar eden bakışlarla, ertelemelerle, hatta dirençle gerçekleşir. Ama her küçük temas, bir parçanın iyileşmesi için zemin olur.
Terapötik ilişki bir tür iktidar ilişkisi değildir. Tersine, terapistin sürekli olarak kendi konumunu sorgulaması gereken bir etik alandır. Bu anlamda güven, terapistin iyi niyetinden çok daha derin bir sorumluluk içerir. Terapist, hem bilinçdışının hem de bilinçli anlatının taşıyıcısı olmayı kabul eder. Bu da onu, yalnızca dinleyen değil, aynı zamanda taşıyan bir figür haline getirir. Psikanalitik terapi, güvenin yeniden öğrenildiği ve yıkıcı olanın dönüştürüldüğü bir deneyim sunar. Bu deneyim, sözcüklerle örülür ama duygularla inşa edilir. Güven ise bu inşanın temel taşıdır.