Kendine yabancılaşma, ruhsal örgütlenmenin yüzeyindeki geçici bir dalgalanma değil, benliğin sürekliliğiyle temas eden derin bir kırılma deneyimidir. Klinik pratik açısından burada söz konusu olan, bir sabah ansızın beliren tuhaf bir duygu hâli değil; duygulanımın tonunu, bedensel yaşantının sahiplenilişini ve düşünsel sürekliliği etkileyen, kimi zaman sessiz ve uzun soluklu bir süreçtir. Kişi, dışarıdan bakıldığında işlevselliğini sürdürüyor olabilir. Ancak iç dünyada deneyimlere eşlik eden “bana ait değilmiş” duygusu giderek yerleşir. Bu yerleşiklik, kendilik duygusunu gevşetir; kişi bedensel duyumlarını, duygularını ve düşüncelerini bir bütün olarak taşıyamadığında, yaşamındaki sahicilik hissi de incelir.
Psikanalitik perspektif, bu yabancılaşmayı yalnızca belirtilerin yüzeyinde tarif etmekle yetinmez; alttaki dinamik düzeylere yönelir. Erken ilişkilerde duyguların yeterince aynalanmadığı, arzuların anlaşılmadan düzenlendiği ya da aşırı kontrol altında tutulduğu deneyimler, kişinin benliğini korumak için geliştirdiği düzenekleri kalıcılaştırabilir. Bu düzenekler kısa vadede dayanıklılık sağlar; fakat bedelin bir parçası, canlı duygulanıma ve spontan ifadelere erişimin kısılmasıdır. Böylece kişi, kendi iç sesini dış dünyanın kurallı diline çevirme konusunda mahirleşirken, içsel devinimini giderek daha az hisseder. Yabancılaşma, tam da bu bedeli işaret eder. Korunma adına kurulan mesafe, bir süre sonra yaşantının kendisine de açılır.
Klinikte yabancılaşma iki akış yönünde kendini gösterir. Birincisi, kendiliğe dönük bir uzaklaşmadır. Kişi bedensel duyumlarını, duygularını ve düşünsel akışını dışarıdan izliyormuş gibi yaşar. Sanki hareket eden bir beden vardır ama bu hareketin sahipleneni geri çekilmiştir. Bu geri çekiliş, yoğun duygulanımın ya da anımsanan bir sahnenin ağırlığıyla tetiklenebilir. Zihin, taşınması zor olanı buharlaştırarak baş eder. İkincisi, çevreye dönük bir yabancılaşmadır. Mekânlar sisli, insanlar cansız, zaman akışı uyumsuz hissedilir. Nesnelerle ilişkide tanıdıklığın sıcaklığı kaybolur. Kişi nesnel dünyasında konumunu bulmakta zorlanır. Her iki akış yönünde de ortak olan, benliğin sürekliliğine eşlik eden “içte bir tanıdıklık” duygusunun zayıflamasıdır.
Psikanalitik çalışma, bu deneyimi doğrudan “geçsin” diye zorlamaz; çünkü yabancılaşma çoğu zaman aşırı yüklenmiş duygulanıma, işlenmemiş anılara ve ifade olanağı bulamamış arzulara karşı kurulmuş bir köprüdür. Köprü, karşı kıyıya geçmeyi sağlar; fakat üzerinde kalındıkça manzara tekleşir. O nedenle amaç köprüyü yıkmak değil, köprünün neden kurulmak zorunda kaldığını ve nereye bağlandığını anlamaktır. Terapötik çerçevede ilişki, bu anlamda bir laboratuvar işlevi görür. Erken dönem deneyimlerin izleri, özellikle yakınlık ve ayrılık eşiklerinde belirginleşir. Yakına yaklaşıldığında ya da ayrılık ihtimali belirdiğinde, kişi kendi içinden yükselen bir dalgayı taşıyamayacağını sezer. Bedensel duyumların soluklaşması, duygulanımın yassılaşması, düşüncelerin otomatik pilota bağlanması bu eşikte birer koruyucu gibi devreye girer. Bu koruma, ilişkiyi sorunsuz kılabilir; fakat bir süre sonra canlı temasın yerini prosedürel bir birlikte oluş alır.
Psikanalitik bakış burada etik bir duyarlılıkla ilerler. Uzaklaşmanın kişiyi ağır bir duygudan koruduğunu kabul eder, aynı anda bu uzaklaşmanın bedelini, sahicilik kaybını, görünür kılar. Kişi, korunma ile temas arasında kendi hızıyla bir denge arar; analitik çerçeve bu arayışın güvenli alanıdır.
Kendine yabancılaşmanın toplumsal yankıları da göz ardı edilemez. Hız, performans ve sürekli kendini gösterme çağrıları, iç referansların yerini dış ölçütlere bırakmasına yol açabilir. Kişi, içinden doğan arzu ve ihtiyaçlarla bağlantı kurmadan, ölçülebilir olanın dilinde yaşamını düzenler. Bu düzenleme, dışarıdan bakıldığında başarı ve uyum izlenimi verirken içeride bir sessizlik üretir. Psikanalitik düşünce, bu sessizliğin iyi gidişin kanıtı olup olmadığını sorgular. Kimi zaman en dingin görünen yüzey, en büyük duygulanımın su altında tutulduğu yerdir. O nedenle klinik bakış, davranışın kendisi kadar, o davranışa eşlik eden duygulanımın varlığını ya da yokluğunu dinler. Dış dünyaya yabancılaşmanın klinik anlatılarında mekânın yabancılaşması, zamanın birbirine eklenememesi ve eşyanın ağırlığını yitirmesi sık karşılaşılan temalardır. Bu anlatılarda amaç, “normal hissetmek” hedefini telkin etmek değildir. Bunun yerine, tanıdıklığın hangi tarihsel noktada ve hangi duygulanımsal yoğunlukta kırıldığı incelenir. Çoğu zaman kırılma, bir kaybın, utancın ya da çaresizliğin eşliğinde yaşanmıştır. Kişi o anda iç dünyasını korumak için uzaklaşmış; uzaklaşma kalıcı bir alışkanlığa dönüşmüştür. Analitik çalışma, o tarihsel ana yeniden, ama bu kez yalnız olmayarak, yaklaşmanın, o anın duygusunu bugünün kaynaklarıyla taşıyabilmenin yollarını arar.
Kendine yabancılaşmaya eşlik eden “sahte uyum” olgusu, klinikte dikkatle ele alınır. Kişi çevrenin beklentilerine uyum sağlarken, iç dünyasında belirli arzuları askıya almış olabilir. Bu askıya alma, zamanla arzunun yabancılaşmasına yol açabilir. Kişi neyi istediğini, neye öfkelendiğini ya da neden sevindiğini ayırt etmekte güçlük çekebilir. Psikanalitik süreçte arzunun dili yeniden öğrenilir. Bu, büyük ve ani kararlarla değil; küçük ve düzenli temaslarla olur. Seans içinde bir kelimeyi seçiş biçimi, bir sahnenin belirli bir ayrıntısına takılış, bir duygunun eşiğinde beliren gülme ya da susma. Yabancı olan parça, yargılanmadan tanındıkça, kişi onu kendi öyküsüne eklemlemeye başlar. Çevreye yabancılaşma, kimi dönemlerde yoğun stresin ya da travmatik uyarılmanın ardından belirginleşebilir. Bu durumda psikanalitik çerçeve, güveni ve sürekliliği özellikle öne çıkarır. Düzenli zaman, sabit mekân ve tutarlı bir karşılaşma biçimi, dağınık deneyimlerin eklemlenmesine yardımcı olur. Kişi, seanslar arasında dünyanın yeniden yerine oturduğunu hissedebilir. Bu hissin kalıcılaşması için, yabancılaşmayı üreten dinamiklere birlikte yaklaşmak gerekir. Yaklaşma, ayrıntıya sadakat ve zamana saygı ister. Aceleci çözümler, çoğu zaman koruyucu düzenekleri daha da sertleştirir.
Bütün bu çalışma boyunca amaç, yabancılaşmayı hızla uzaklaştırmak değil, onun işaret ettiği eşiği birlikte tutmaktır. Zira yabancılaşma, yalnızca bir kayıp habercisi değil, aynı zamanda bir çağrıdır. Duyulmamış parçaların duyulması, adlandırılmamış duygulara ad verilmesi, yerinden olmuş sahnelerin bir yere yerleştirilmesi çağrısı. Çağrı ciddiye alındığında, kişi kendini kaybetmeden değişmenin mümkün olduğunu deneyimler. Bu deneyim, özgünlük diye adlandırılabilecek bir hâle doğru ilerler. Özgünlük, benliğin parçalarını bastırarak susturmak değil, birbirine yabancı kalmış parçaları aynı cümlede konuşturabilmektir.
Son kertede psikanalitik bakış, kendine ya da çevreye yabancılaşmayı bir anomali olarak damgalamaz. İnsan ruhsallığının karmaşıklığı içinde, belli koşullarda ortaya çıkan, koruyan ama bedeli olan bir düzenek olarak ele alır. Klinik sorumluluk, bu düzenekle kavga etmekten çok, onun tarihini ve işlevini anlamaktır. Anlaşılan düzenek, yerini yavaş yavaş başka imkânlara bırakır. Duyumsamanın inceldiği yerde yeniden yoğunluk, sözün kuruduğu yerde yeniden dil, eşyanın hafiflediği yerde yeniden ağırlık. Yabancı olan, bütüne katıldıkça, tanıdıklık duygusu kendiliğinden değil; emek verilmiş bir bütünleşmenin doğal sonucu olarak geri döner.