Bilmemek Üzerine Bir Deneme
Bilmek, insan zihninin en kadim arzusudur. Sorular sorar, yanıtlar arar, kaosu düzenlemeye çalışırız. Ancak hayat, çoğu zaman yanıtların değil, soruların gölgesinde şekillenir. Psikoterapide, bu alan; belirsizlik, yalnızca bir engel değil, aynı zamanda derin bir iyileşme kaynağıdır. Terapötik belirsizlik, terapistin ya da danışanın her şeyi bildiği bir alan değil; aksine, bilmemenin anlamın birlikte örüldüğü bir süreçtir. Hızlı yanıtlar, kesin çözümler, anlık doğrulamalar çağında, bilinmeyenin ağırlığı rahatsız edicidir. Ancak terapi, bu rahatsızlıkla çalışır.
Terapist, önyargısız bir merakla dinler. Ne danışanın hikayesini önceden bilir ne de sürecin nereye varacağını. Bu, bilmemenin ilk adımıdır. Wilfred Bion, bu alanı daha da derinleştirir; terapistten, “hafıza ve arzudan” arınarak, yalnızca anın içinde var olmasını ister. Hafıza, geçmişi dayatır; arzu, geleceği şekillendirmeye çalışır. Bilmemek ise, şimdiki anın ham gerçeğine alan açar. Terapötik belirsizlik, yalnızca terapistin tutumuyla sınırlı değildir. Danışan da bu bilinmezlikte bir yolculuğa çıkar. Terapiye gelen biri, “Neden bu kadar öfkeliyim?” ya da “Bu acı ne zaman bitecek?” diye sorabilir. Kesin yanıtlar geçici bir rahatlama sunsa da, derin bir dönüşüm sağlamaz. Bu süreç, danışanın kendi iç dünyasıyla karşılaşmasını sağlar. Çünkü bilmemek, yüzeydeki yanıtların ötesine geçmeyi gerektirir.
Belirsizliğin iyileştirici gücü, terapötik ilişkinin kendisinde de saklıdır. Psikanalizde aktarım ve karşı aktarım, bilinmeyenlerin alanıdır. Danışan, terapistte bir ebeveyni, bir sevgiliyi ya da bir düşmanı görebilir. Terapist, bu projeksiyonları anlamaya çalışırken kendi duygularıyla yüzleşir. Terapist, bu bilinmezliği tolere ederek, danışanın da kendi gerçekliğini tolere etmesine rehberlik eder. Bir danışan, “Beni terk edeceksiniz” dediğinde, terapistin “Hayır, burada olacağım” demesi kolaydır. Ama bu, belirsizliği ortadan kaldırır. Bilmemenin gücü, aynı zamanda yaratıcılığın kaynağıdır.
Psikanalist D.W. Winnicott, “geçiş alanı” kavramıyla terapinin, ne tamamen gerçek, ne de tamamen hayal olan bir alanda gerçekleştiğini söyler. Bu alanda, danışan ve terapist, birlikte bir hikaye yaratır; kesinlik değil, olasılıklar önemlidir. Ancak belirsizlik, kolay bir yol değildir. Danışan için, bilinmeyenin kaygısı bunaltıcı olabilir fakat terapist için de, her şeyi çözme arzusu bir tuzaktır. Bion, bu kaygıyı tolere etmenin, terapistin en büyük sınavı olduğunu söyler. Bir terapist, danışanın sessizliğinde ya da öfkesinde kendi yetersizlik duygusuyla karşılaşabilir. Bu, bilmemenin ağırlığıdır. Terapist, kendi belirsizliğini kabul ettiğinde, danışana da aynısını yapma cesareti verir. Bu, terapötik ilişkinin en derin bağıdır. İki insan, bilinmeyenin içinde birlikte durur, birlikte keşfeder. Terapötik belirsizlik, bir sonuca ulaşmaktan çok, bir süreci yaşamaktır.
Hayat, yanıtlarla değil, sorularla doludur. Bir kayıp sonrası, “Neden?” diye soran biri, belki hiçbir zaman tam bir yanıt bulamayacak; ama bu soruyu sorabilmenin, bu belirsizliği taşıyabilmenin kendisi, iyileşmedir. Terapi odası, bu taşıma kapasitesini inşa eder. Bilinmeyenin içinde ayakta durmayı öğretir. Çünkü şifa, yanıtların değil, soruların gölgesinde yeşerir; bilmemek, insan olmanın en derin, en iyileştirici gerçeğidir.