Müziğin Kaybolan Töreni
Bir zamanlar insanlar bir müziği yeniden duyabilmek için beklemek zorundaydı. Bir bestecinin eserini dinlemek oldukça özel koşulların bir araya gelmesini gerektirirdi.
Özellikle 18. ve 19. yüzyılda bir senfoniyi dinlemek çoğu zaman birçok koşula bağlıydı. Bestenin bir orkestraya ulaşması, bestecinin saray, kilise veya zengin bir sponsor tarafından desteklenmesi, yeterli sayıda müzisyene ulaşılması, uygun konser mekanının bulunması ve en önemlisi eserin canlı olarak icra edilmesi gerekirdi.
Bir senfoniyi dinlemek, yalnızca belirli bir salonda, belirli bir anda mümkündü. Bestecinin ürettiği bir eseri dinleyebilmek, iyimser bir ihtimalle, ömür boyunca ancak birkaç defa ile sınırlıydı. Hatta bazı eserler, bestecinin hayatı boyunca yalnızca bir kez seslendirilmiştir. Bazılarının ise değerinin anlaşılması bile mümkün olmamıştır.
Kısaca; böyle bir dönemde bir eseri dinlemek, tekrarı mümkün olmayan, müziğin ön planda olduğu törensel bir olaydı.
Kayıt teknolojilerinin gelişimi ile birlikte müzik sadece taşınmış olmakla kalmadı; müziğin tüketim biçimi de değişmeye başladı. Dijital platformlardan önce var olan plak, radyo, kaset, cd gibi araçlar ile müziğe erişim ve tekrar tekrar dinlemek bizim denetimimize tabii olmuşsa da; erişim için sağlanması gereken koşullar nispeten varlığını sürdürüyordu. Müzik, bugünkü kadar kesintisiz ve sınırsız bir dolaşım içinde değildi.
Bir esere ulaşmak hâlâ belirli araçlara, mekânlara ve zamana bağlıydı. Bir plağı dinleyebilmek için önce o plağa fiziksel olarak sahip olmak gerekiyordu. Radyo, müziği evlerin içine taşısa da hangi eserin ne zaman çalacağı dinleyicinin değil, yayın akışının karar verdiği bir şeydi. Kasetler ve CD’ler tekrar dinleme imkânını arttırmıştı, ancak bu kez de kayıt cihazları, arşivleme, taşıma ve fiziksel saklama gibi başka koşullar ortaya çıkıyordu.
Müziğe erişmek için hâlâ bir mağazaya gitmek, bir albümü satın almak, bazen haftalarca o albümün gelmesini beklemek gerekiyordu. Birçok insan için yeni çıkan bir albüme sahip olmak, şehirler arası farklar nedeniyle gecikebiliyordu. Bazı kayıtlar yalnızca belirli ülkelerde basılıyor, bazıları ise hiç yayımlanmadan kayboluyordu.
Üstelik müzik dinlemek, çoğu zaman başka şeyleri durdurmayı gerektiren bir deneyimdi. Pikabın başına geçmek, kaseti başa sarmak, CD değiştirmek; dinleme eylemini fiziksel bir hazırlığın parçası hâline getiriyordu. Müziğin başlaması için küçük de olsa bir emek gerekiyordu.
Belki de bu yüzden insanlar, dinledikleri eserlerle bugün olduğundan daha farklı bir ilişki kuruyordu. Bir albüm baştan sona dinleniyor, şarkılar tekrar tekrar aynı sırayla deneyimleniyor, bekleme duygusu müziğin değerinin bir parçasına dönüşüyordu. Çünkü ulaşmanın zor olduğu şey, yalnızca daha nadir değil; aynı zamanda daha yoğun yaşanan bir ilişkiye dönüşüyordu.
Aslında radyo başında sevilen bir şarkının çalmasını beklemek, doğru anda “kayıt” tuşuna basmaya çalışmak ya da spikerin şarkının girişinde konuşmamasını umut etmek, sanıldığı kadar uzak bir geçmişe ait değil. Bugün hâlâ birçok insanın hafızasında, belirli saatlerde başlayan müzik programları, boş kasetler, yarıda kesilen kayıtlar ve tekrarını kaçırmama telaşı canlılığını koruyor. Çünkü müziğe ulaşmak, çok uzun bir süre boyunca anlık bir tüketimden çok; beklemeyi, dikkat kesilmeyi ve bazen küçük hayal kırıklıklarına tahammül etmeyi gerektiren bir deneyimdi. Bir şarkıyı yeniden dinleyebilmek her zaman mümkün değildi; bu yüzden insanlar yalnızca müziği değil, ona ulaşabildikleri anı da hatırlıyordu.
Müziğe erişimin böylesine dolambaçlı ve sınırlı oluşu, onunla kurulan ilişkinin niteliğini de kaçınılmaz olarak farklılaştırıyordu. Müzik çoğu zaman bugünkü gibi gündelik hayatın içine dağılmış, sürekli akan bir arka plan unsuru değil; kendi başına bir olaydı. Bir plağın başına oturmak, radyoda başlayan bir programı takip etmek ya da yeni alınmış bir kaseti baştan sona dinlemek; dikkatin başka yerlere dağıldığı değil, doğrudan müziğe yöneldiği anlar yaratıyordu. Çünkü dinleme eylemi, kolayca tüketilebilen değil, belirli hazırlıklar ve sınırlı imkânlar içinde gerçekleşebilen bir deneyimdi.
Belki de bu yüzden müzik, yalnızca kulağa ulaşan bir ses olmaktan çok daha güçlü bir hatırlama alanı hâline geliyordu. İnsanlar belirli albümleri, onları dinledikleri odaları, günün saatini, hatta havayı bile anımsayabiliyorlar mesela. Bir şarkıya ulaşmanın zorluğu, onun duygusal etkisini de yoğunlaştırıyordu. Bugün saniyeler içinde geçilip gidilebilen parçalar, o dönemlerde uzun süre aynı duygunun içinde kalınarak dinleniyordu. Albümlerin sıralaması önem taşıyor, şarkılar arasında kurulan geçişler dikkatle takip ediliyor, müzik çoğu zaman gündelik hayatın fonunda eriyip gitmek yerine, hayatın kısa süreliğine durduğu bir merkeze dönüşebiliyordu.
Bugün ise müzik, tarihte hiç olmadığı kadar erişilebilir durumda. İstenilen herhangi bir parçaya saniyeler içinde ulaşılabiliyor; milyonlarca şarkı tek bir cihazın içinde taşınabiliyor. Ancak müziğin böylesine sınırsız ve kesintisiz bir erişime açılması, dinleme deneyiminin niteliğini de dönüştürüyor. Müzik artık çoğu zaman başlı başına bir deneyim olmaktan çok; çalışırken, yürürken, sosyal medyada gezinirken, yemek yaparken ya da uyumaya çalışırken eşlik eden sürekli bir akış haline geliyor. Bir parçayı beklemek, özlemek ya da yeniden duyabilmek için çaba göstermek gerekliliği neredeyse tamamen ortadan kalkarken; şarkılar da giderek daha hızlı tüketilen, birkaç saniye içinde geçilip yenisine geçilen içeriklere dönüşüyor. Belki de bugün müziğe her zamankinden daha fazla maruz kalıyoruz; ama onu gerçekten dinlemek için ayrılan anlar giderek azalıyor.
Bugün artık beklemek zorunda değiliz. Bir parçaya ulaşmak için günlerce beklememiz, radyonun başında saatler geçirmemiz ya da bir albümün başka bir şehirden gelmesini ummamız gerekmiyor. Kuşkusuz bu, müziğe erişim açısından büyük bir kolaylık ve önemli bir özgürlük anlamına geliyor. Fakat belki de asıl soru tam burada başlıyor: Müziğe bu kadar kolay ulaşabiliyor oluşumuzu nasıl yaşıyoruz? Her an erişilebilir hâle gelen bir şeyle kurulan ilişki, ister istemez başka bir şeye mi dönüşüyor? Belki de bugün kurtulduğumuz veya kaybettiğimiz şey yalnızca beklemenin zorluğu değildir.
Arzu ile Doyum Arasındaki Mesafe
Freud’a göre; arzu ile doyum arasındaki mesafe, arzuyu canlı tutan temel bir eksiklik ve gerilim alanıdır. Bu gerilimi anlamak için bebeklik dönemine bakmak gerekir.
Bebek, mesela açlığının giderilmesi gibi, bir ihtiyaç duyduğunda bu gereksiniminin bir an önce karşılanmasını ister. Bu süreçte bebek, arzuladığı nesnenin (örneğin annenin memesi) psişik temsilini zihninde canlandırır ve sanki bu temsil doyumu sağlıyormuş gibi işler. Tabi ki bu gerçek açlığın giderilmesi demek değildir. İşte bu noktada arzu ile doyum arasındaki ilk mesafe açılır. Gerçek meme ile onun temsili hiçbir zaman tam olarak örtüşmez.
Aç bir bebek, adeta memeyi halüsinatif bir biçimde var eder. Arzu edilen nesnenin bu şekilde var edilmesi ve doyum sağlar gibi çalışması, gerilimin anında boşaltılması ve hazzın sağlanmasını getirir. Anında doyumun sağlandığı bu tip işleyişe birincil süreçler hakimdir. Çünkü zaman, mantık ve dış gerçeklik dahil değildir sürece.
Gerçek ile hayal arasındaki bu mesafe ikincil süreçlerin devreye sokulması gibi bir zorunluluğu doğurur. (Gerçeklik ilkesi, eylem, düşünme.) Artık arzu, dış dünyada uygun nesneyi bulup, eyleme geçmeyi gerektirir. Ağlamak, emmek, anneye seslenmek gibi.
Bütün bu süreç arzu ile doyum arasına zaman ve eylem mesafesini sokar. Arzu, erteleme ile çalışır.
Freud’a göre dürtünün tam tatmini asla mümkün değildir. Çünkü dürtünün kaynağı bedensel, sürekli bir uyarımdır; amacı ise bu uyarımı söndürmektir. Ancak her doyumdan sonra aynı gerilim yeniden oluşur. Yani arzu ile doyum arasındaki mesafe yapısaldır; kalkmaz, sadece geçici olarak daralır.
Ayrıca; nesnenin yeri doldurulamaz. Freud’a göre arzunun ilk nesnesi (anne memesi gibi) çoktan kayıptır. Sonraki tüm nesneler, bu ilk nesnenin ikamesinden ibarettir. Bu nedenle elde edilen her doyum, tam bir doyum olarak yaşanmaz. Arzunun altında yatan eksiklik, en doygun anında bile hissedilmeye devam eder. Mesafe tam olarak budur: Gerçek doyum anında bile arzu, kaybettiği ilk nesnenin peşinde olduğu için hâlâ doyumsuzdur.
Güncel müzik dinleme deneyimimizi bu prensibin içine yerleştirmeye çalıştığımızda durum ne olur peki?
Sanırım bu dönüşüm Freud’un tarif ettiği haz ilkesi ile gerçeklik ilkesi arasındaki dengenin tarihsel kayması olarak okunabilir.
Beklemek, aramak, hayal etmek, biriktirmek ikincil süreçleri devreye sokan erteleme ve eylem gereksinimleridir. Bu süreçler arzuyu besleyen gerilimi korurdu. Şarkı ya da melodi zihinde uzun süre dolaşır, temsiliyle yaşanır, nihayet elde edildiğinde ise; gerçek dinleme deneyimi ile temsil arasındaki fark, dinleme anını yoğunlaştırırdı.
Bugün ise mantıksal engellerin ortadan kalkması ile birlikte bu mesafe neredeyse sıfıra yakın. Dijital platformlar birincil süreç mantığını kolektif bir ölçeğe taşıyabiliyor. İstediğimiz şarkıya ulaşma hızımız, arzunun nesneyi neredeyse düşünce hızında çağırabildiği bir düzeye ulaşıyor. Freud'un detaylandırdığı husus burada da devreye giriyor elbet: Tam doyum asla gerçekleşmiyor. Burada olan; sadece mesafenin yarattığı gerilimin nerdeyse ortadan kalkmasıdır. Fakat bu gerilim yapısaldır.
Yani; bu döngü kayıp nesneye ulaşma yolunda, ancak daha çok sayıda ikame nesne ihtiyacını doğurur gibi görünüyor. İzi derinleşmeyen, gelip geçici, libidinal bağı güçlenemeyen ve tüketim odaklı nesneler. Hasıl olan, tüketmek için yeni ikame nesneler bulma noktasında da algoritmalar devreye giriyor ve eksiklik hissimizi de minimize ediyor. Arzumuzu bile aramak durumunda kalmıyoruz nerdeyse.
Dolayısıyla bu işleyiş arkasında tatmin değil; yeni bir eksiklik hissi bırakır ve tüketilen aynı zamanda arzu döngüsünün kendisi olur muhtemelen.
Paradoks şudur ki; hiçbir zaman bu kadar çok müziğe maruz kalmadık ama belki de hiç bu kadar az dinlemedik. Direnç de yaratmayan bu ses duvarında müzik; törensel niteliğinden önemli bir parça yitiriyor gibi görünmektedir.
Kaybedilen Gerilim, Kazanılan Ne?
Elbette bu dönüşümün kazanımları küçümsenebilecek nitelikte değil. Her tür müziğin geniş kitlelere ulaşabilmesi, sınıfsal engellerin ortadan kalkması, müziğin demokratikleşmesi, zamansal-dönemsel sunumdan bağımsız erişim imkânı kültürel zenginlik açısından muazzam gelişmeler.
Öncesinde, bazı türler dar çevrelerde ancak tutunabilirken; günümüzde küresel çapta yayılım gösterebiliyor ve bunun etrafında daha geniş topluluklar oluşabiliyor mesela.
Kültürel hafızanın korunması ise en önemli kazanımlardan birisi. Kayıt teknolojileri sayesinde pek çok ses yok olmaktan kurtuldu ve insanlığa sunuldu. Dijital platformlar vesilesiyle bu hafıza daha geniş yerleşim imkânı edindi. Bu vesileyle müziğin zaman içindeki yolculuğu daha deneyimlenebilir oldu.
Erişim kolaylığı keşfetme merakını da kamçılayabiliyor. Algoritmalar bu noktada belki de oldukça işlevseldir.
Bu engellerin ortadan kalkması sadece tüketimi değil; üretimi de dönüştürüyor. Bağımsız müzisyenler için, dağıtım ağlarına bağımlı olmadan dinleyici ile buluşmak mümkün hale geliyor. Deneysel, özgün çalışmalar da kendilerine bu yolla yer bulabiliyor.
Sonuç olarak mesele, eski iyi günlere dönüş değil de bütün bu gelişmeler ışığında müziğin derin boyutunu feda etmeden onunla olan ilişkimizi nasıl koruyabileceğimizdir.
Mesele elbette ki sadece müziğe özgü de değil; deneyimde, bilgide, sevgide de benzer bir silikleşme yaşanıyor olabilmesi ihtimalidir. Fakat bu yazıda yine müzikle devam edelim.
Müziğin “İçinden Geçiyor” Olabilir Miyiz?
Bugün değişen şey, sadece müziğe erişim biçimimiz değil; ona ne şekilde yöneliyor ve onunla ne yapıyor olduğumuz aynı zamanda. Yani ses ile kurduğumuz psişik ilişki.
Didier Anzieu’nun “Deri-ben” kavramı, bir sesin insan üzerinde iz bırakabilmesinin, onun içinde belirli bir süre kalınabilmesine bağlı olduğunu açıklamak noktasında işlevsel olacaktır. Anzieu benliğin yalnızca düşüncelerle değil; duyusal deneyimlerle de kurulduğunu belirtir. Fiziksel deri, aynı zamanda psişik bir zarftır. Bu zarf; benliğin bütünlüğünü sağlayan, uyaranları filtreleyen ve ruhsal içeriği tutan, sınırlayan bir kapsayıcıdır. Temas sayesinde bu deri-zarf hissi gelişir ve dış dünyadan ayrı ve bağlantıda olunduğu hissi gelişir.
Fiziksel temas kadar önemli ve ona yaslanan bir diğer uyaran ise sestir. Bebek kendi bütünlüğünü görsel olarak keşfetmeden çok önce, ses aracılığı ile kendini hissetmeye başlar. Hatta rahim içi işitsel algının 22-27. haftalarda başladığı düşünülüyor. Dolayısıyla bebek annenin yüzünü göremediği ve anlamlandıramadığı dönemde bile sesler duyar.
Annenin ses tonu, ritmi, melodisi ve şiddetindeki değişimler bebek için birer ses aynasıdır. Bu işitsel etkileşim deri gibi sarar ve sınırlar. Anzieu, işitsel aynanın, ruhsal aygıtın anlamlandırma ve sembolize etme kapasitesini kazanmasında temel bir işlevi olduğunu belirtir.
Kısacası “Nasıl hissediyorum ve varım?” sorularının ilk cevabı annenin sesinin yarattığı işitsel zarf sayesinde şekillenmeye başlar. Bu seslerin bir zarf örebilmesi, bebeğin içinden gelen ile annenin yansıttığının örtüşüyor olması yani yankılanması ile mümkün olur.
Bu ayna işlevi sadece işitmek değil; sesin içinde tutulmak ve sesle sarılmak üzerinden gerçekleşir. Ses, pasif bir uyaran olmanın ötesinde aktif bir kapsayıcı ve yansıtıcıdır.
Müzik, bu ilkel işitsel zarfın ve işitsel aynanın en gelişkin devamıdır. Elbette ki her müzik dinleme deneyimi herkeste benzer bir etkiye sahip olmak durumunda değildir. Tüm dinlemeler aynı derinlikte bir zarf deneyimi yaratmaz. Bu ahenk çok öznel bir deneyimdir. Zamanın, mekânın, ruhsal durumun ve müziğin tonal ya da ritmik dokusunun birbirine nasıl değdiğiyle ilişkilidir. Fakat her şeyden önce bu kapsayıcı ve bütünleştirici işlevin mümkün olması, bireyin teslim olma kapasitesinin varlığı ile doğrudan ilişkilidir. Müziğin ritmi, zamanı ve duygusal akışına kendi irademizi bir kenara bırakarak izin verebilmemiz, benlik sınırlarımızı geçici olarak gevşetebilmemiz gerekir yani.
Güçlü bir müzik deneyimi bizi sarar, ritmiyle ritmimize dokunur, kimi zaman tenimize temas edercesine tüylerimizi diken diken eder, duygularımızı taşır, aynamız olur.
Müziğin içine gireriz. İçinde kalır ve bütünleşiriz, onarılırız. Etrafımızı sardığında ve orada kaldığımızda kendimizi daha yoğun hissettiğimiz, canlılığımızı daha derinden duyumsadığımız bir kılıf olur bize.
Mesela Michael Jackson konserleri bunun en çarpıcı örneklerinden birini sunar bize. İnsanlar yalnızca bir sanatçıyı izlemez; ritim, ses ve bedenin kurduğu ortak bir alanın içinde bulunurdu. Kalabalığın kimi zaman ağladığını, kimi zaman bayıldığını, kimi zaman tek bir organizma gibi hareket ettiğine tanık oluruz bu kayıtları izlerken. Orada görülen şey yalnızca hayranlık değil; sesin insanları içine alan, benlik sınırlarını gevşeten kapsayıcı etkisidir büyük oranda. Anzieu’nun deyimiyle, Jackson’ın sesi ve ritmi o an binlerce kişi için ortak bir işitsel zarf örer; herkes kendi deri-beninin sınırlarını gevşetip bu ortak zarfa teslim eder bedenini. Bayılmak belki de bu teslimiyetin en uç ifadesidir. Benliğin ritme o kadar derin gömülmesi ki, bireysel bilinç geçici olarak askıya alınır.
Bu etkiyi bu kadar ayırt edici kılan şey, bunun sosyal medyanın henüz gündelik hayatı kuşatmadığı bir dönemde ortaya çıkmış olmasıydı. Müziğin insanları aynı ritim içinde toplayabilme, onları ortak bir duygulanım alanında tutabilme kapasitesi daha çıplak biçimde görünür olabiliyordu.
Bugün ise aynı yoğunlukta bir ortak ritim deneyiminden ziyade, hızla tüketilen ve sürekli yer değiştiren parçalı ses akışlarıyla karşı karşıyayız. Yoğun olarak müziğin arka fonda eritilmesi, sessizliğin veya gürültünün alternatifi bir unsur olarak kullanımının ağırlıklı hale gelmesi, kısa videolarda bir parçanın sadece vurucu anına indirgenmesi, skip tuşuna basmak, introyu atlamak örnek olarak verilebilir. Benlik sınırlarımızı gevşetip müziğe teslim olmak yerine; müziği kontrol altına alıyor, parçalıyor ve kendi ritmimize tabii kılabiliyoruz. Bu kolaylık belki de; müziği kısa süreli uyarım sağlayan ve geçip giderken ondan anlık haz kopardığımız seslere dönüştürüyordur.
Değişim sadece dinleme alışkanlıklarımız ile de sınırlı değil elbet. Müzik üretimi de bu tüketim ekonomisinin gerekliliklerine göre şekilleniyor. Girişler kısalıyor, köprüler atlanıyor, nakarat olabildiğince erken geliyor. Artık bir şarkı, albümün bir parçası olmaktan çok, algoritmaya sunulmuş bir içerik. Yapımcılar, eserlerini insan kulağından önce platformların veri gözüyle değerlendiriyor: “Hangi saniyede terk ediliyor, hangi frekans aralığı daha çok tutuyor?” Bu kaygılar, müziğin zamansal dokusunu yeniden yazıyor. Uzun sololar, yavaş açılımlar, sessizlikler, yani bir zamanlar gerilimi ören şeyler, giderek daha az alan buluyor kendine.
Sonuçta her iki kanatta da müziğin, yukarıda bahsi geçen kapsayıcı niteliği hasarlanıyor. Biz de müziğin içinde durmak yerine; müziğin içinden geçip giderken; aslında gerçekten de müziğin “içinden geçiyor” olabilir miyiz?